Son günlerde kafamı kurcalayan bir soru var.
“Birçok arkadaşım mı var yoksa birçok kişinin arkadaşı mıyım?”
Kendinize bir sorun bakalım bu soruyu. Siz de cevap vermekte benim kadar zorlanacak mısınz?

Son günlerde kafamı kurcalayan bir soru var.
“Birçok arkadaşım mı var yoksa birçok kişinin arkadaşı mıyım?”
Kendinize bir sorun bakalım bu soruyu. Siz de cevap vermekte benim kadar zorlanacak mısınz?
Bir şeyler yazmak istiyorum uzun zamandır ama olmuyor bir türlü. Rüyasında bisiklete binemeyen bir çocuk gibiyim. Artık uyanmam lazım.
Günlüğümün ziyaretçilerini genelde gerçek hayattan tanıdığım insanlar oluşturur. Ancak geçen gün arama motorları sayesinde her zamanki ziyaretçilerimden farklı bir ziyaretçim oldu. Kendi ekranının karşısına geçmiş, belki hayata bakışı benimkine paralel belki de taban tabana zıt olan biri geldi sayfama. Mutluluğu bir arama motorunda arıyor oluşu yeterince ironik değilmiş gibi bir de bu arayış sırasında benim sayfama gelmiş kendisi. Aradığı her ne ise benim sayfamda bulamadığına eminim ama umarım bir başka sayfada onu mutlu edecek olanı bulmuştur.
Çok büyük bir egom yok sanırdım. Yanıldığım onca konuya ek olarak bir de bu çıktı. Yakın çevremden günlüğüm ile ilgili gelen güzel sözler, beni sobanın yanında yatan miskin bir kediye çevirdi. Ara sıra mırıldanarak ilgiyi kendinde toplamaya çalışan uyuşuk bir kedi gibiyim şimdi de. Bu iyi midir yoksa kötü müdür bilemiyorum ama şimdilik bunun tadını çıkarmakta bir sakınca görmüyorum. Bana zaman ayırdığınız için hepinize teşekkür ederim. Sayenizde bugün kendimi daha iyi hissediyorum.
Sürekli bir maskeyle dolaşıyorum sokaklarda. Kendimi Dexter gibi hissediyorum. Hayır, aynı dürtüleri paylaşıyor değilim Dexter’la. Ancak ben de tıpkı onun gibi kendimi toplumdan saklama ihtiyacı duyuyorum. Sokakta yürürken maskemi çıkartıp atabilmeyi istiyorum ama olmuyor. Bir türlü kendimde o cesareti bulamıyorum. Ve ben o cesareti gösteremedikçe taşıdığım maske kimliğimi yavaş yavaş ele geçirmeye başlıyor, dışardakilerin olmamı istediği şeye dönüşmeye başlıyorum yavaş yavaş. Önceleri özgürlüğümün bedeliydi yalan söylemek, şimdiyse söylediğim yalanın bedeli olmaya başladı özgürlüğüm.
Kırmızı nedir? Peki ya özgürlük? Ya da Mutluluk?
Zaman zaman durur, kendimce bazı kavramları tanımlamaya çalışırım. Çünkü hayatı algılayışımızı ve bu algılayış neticesinde onu yorumlayışımızı belirleyen bu kavramların bizim beynimizdeki karşılıkları oluyor çoğu zaman. Bu kavramlar arasında beni en çok meşgul eden “özgürlük” ve “mutluluk” olmuştur.
Geçenlerde çok sevdiğim bir arkadaşımın gönderdiği e-posta sonrasında biraz daha zaman harcadım “mutluluk” üzerine. Aslında arkadaşımın e-postasındaki bir cümle uzunca bir süredir aklımı kurcalayan bir soruyu yeniden ziyaret etmeme sebep oldu. Kendini mutsuz hissettiği çok açıktı, ama belli ki sahip olduğu “ortalama üstü hayat koşulları”nın çevresindekiler tarafından kendisine karşı bir silah gibi kullanılmasından da korkuyordu. Sahip oldukları yüzünden şikayetlenme hakkı elinden alınmış gibi hissediyordu anladığım kadarıyla. Mutsuz olmak benim de hakkım değil mi diye belki de “mutsuz olmak için bir sebebi olmadığını” söylememin önüne geçmeye çalışıyordu. Ne var ki bu satırları yazan zat-ı muhterem mutluluk diye bir duygunun olmadığına, dolayısıyla da bulunmayan bir kavramın karşıt anlamlısı da bulunamayacağı için mutsuzluk diye bir duygunun da olmadığına kanaat getirmiş durumda.
Aslında ayrı ayrı herkesin mutluluk tanımını okumayı çok isterdim. Daha önceleri kendimi en mutlu hissettiğim anların bir listesini yapmaya çalışmıştım yazının başında bahsettiğim zamanlardan birinde. Sonuçta elime aldığım listedeki olayların ortak noktalarını incelediğimde şunu fark ettim; hayatımda ne zaman yeni bir şey olduysa kendimi mutlu hissetmiştim. İşe yeni girdiğim zaman, diplomamı elime ilk defa aldığım zaman, okulumun kampüsüne ilk defa girdiğim zaman. Hepsinde de çok mutluydum. Ancak aradan belli bir zaman geçtikten sonra aynı koşullar sürekliliğini sağlamış olmasına rağmen aynı derecede mutlu olmadığımı gördüm. İşe başladıktan 3 ay sonra sabahları işe gitmek için uyanıyor olmak artık beni mutlu etmiyordu. Oysaki aynı iş için aynı saatte kalkıyordum. Tek fark artık işimin yeni olmayışıydı. Benim görebildiğim kadarıyla, yeninin bize yaşattığı heyecanı mutluluk etiketiyle suratımızdaki gülümsemeye yansıtıyoruz. Bu nedenle aslında yeni ile ilgili de kısa bir yazım olmuştu önceleri.
Şimdi kendi adıma cevaplamaya çalıştığım bir soru daha var. Mutsuzluk mutluluğun karşıt anlamlısı değil ise mutsuzluk mutluluktan bağımsız olacak şekilde nasıl tanımlanır?
Yeni Türkü 9 Temmuz 2008 akşam saat 8:30′da ODTÜ Mezunlar Derneği Vişnelik Tesisleri Çim Amfi’de bir konser veriyor. Konserin tüm gelirleri “100 YTL’ye Okul” kampanyasına yönlendirilecek. Biletlerinizi ODTÜ Arkadaş Kitabevi, Kızılay Dost Kitabevi, OMD Vişnelik, ODTÜ KKM, ODTÜ Çarşı Bilardo ve internet üzerinden www.mybilet.com adresinden temin edebilirsiniz. Bilet fiyatları 20 YTL olarak belirlenmiş.

Evet, sonunda açıklandı. Bir anda msn ifadeleri ve profil resimleri değişti. Aradan geçen bunca zamandan sonra bazılarımız inanmakta zorluk çektik. Artık bir köşeye atıldığımızı düşünmeye başlamıştık çünkü. En az sevilen çocuk olmaya başlamıştık, pabucumuz dama atılmıştı. Ama artık dargınlıkları geride bırakma zamanı. Bazılarımız ise sevincini belli etmek konusunda hiç de utangaç davranmadı. Heybetli “Barbar”ın savaş çığlıkları arasında yer alabilecek kadar kuvvetli sevinç çığlıkları attılar. Bu çığlıklar yüzünden olsa gerek cennetten önce yeryüzü sarsıldı.

Sonunda eski bilgisayarımdan kurtuldum ve orta halli bir makineye kavuştum. Bunun anlamıysa Photoshop, PHP ve C# çalışmalarıma başlamam için bir engel kalmadı demek oluyor. Photoshop için talep edilen fahiş lisans ücretini saymazsak tabi. Belki de açık kaynaktan devam edip GIMP çalışırım. Bu arada C++ ve C# çalışmaları için IDE olarak Microsoft’un sitesinden ücretsiz olarak indirilebilen “Microsoft Visual Studio Express Edition” sürümünü kullanmaya karar verdim. Benim gibi bir acemi için yeterli olsa gerek. PHP denemelerim için ise XAMPP kullanıyorum.
Tembelliğimin sınırlarını ya da benim durumumda “sınırsızlığını (böyle bir kelime var mı?)” öğrendikçe ben bile şaşırıyorum. Aslına bakarsanız böyle bir günlük işine girişmiş olduğumu bile unutmuştum. Bu blog denememin pazartesi diyetlerinden çok da farklı olmadığı ortada sanırım. Ancak insanı hayata bağlayan unsurlardan biri de yeniye olan inançtır. Çoğu zaman yeninin verdiği umuttur her sabah güneşi karşılayacak gücü kendimizde bulmamızı sağlayan ve yine yeniye duyduğumuz güvendir yaşadığımız hayal kırıklıklarını aşmamızı sağlayan. Kısacası yeni güzeldir.